The Anthropologists:
Bir kafeinsiz kahve deneyimi
“Roman günümüz dünyasıyla ve modern yaşamla ilgili bir eleştiri yapsaydı, bizi Asya ve Manu’nun şahsında birer antropolog rolüne büründürseydi çok daha güçlü bir söylemi olabilirdi.”
Ayşegül Savaş
Ayşegül Savaş’ın üçüncü romanı The Anthropologists (Antropologlar, 2024) tüm dünyada –özellikle eski başkan Barack Obama’nın geçen yıl en severek okuduğu romanlar listesinde yer aldığı için– çok ses getiren bir roman oldu. Belki bu sayede Savaş, Türkiye’de ancak üçüncü romanıyla ilgi çekebildi ve romanın bu yıl İş Bankası Yayınları tarafından dilimize çevrileceği duyuruldu. Romanlarını İngilizce yazan Savaş, Türkiye, İngiltere, Danimarka, Amerika ve şimdi de Fransa dahil, kendi deyimiyle[1] hiçbir yerde beş yıldan fazla olmamak üzere pek çok ülkede yaşamış ve Amerika’da okumuş. Antropoloji ve sosyoloji eğitimi aldıktan sonra yüksek lisansını güzel sanatlar ve yaratıcı yazarlık üzerine yapmış. Benim için İngilizce yazan ama anadili Türkçe olan bir yazarın varlığı farklı açılardan ilginç. Romanını bu gözle de okudum.
Başlığın aslı korunarak çevrileceğini tahmin ettiğim Antropologlar’ı İngilizce orijinalinden okurken anadili Türkçe olan okurun, anadili Türkçe olan yazara yabancı bir dil aracılığıyla ulaşırken doğan yabancılaşma ve uzaklık hissini aşmam gerekti önce. Elbette İngilizcenin Savaş’ın “yabancı” dili olduğunu kabul edersek, ifadelerindeki rahatlık, akıcılık, başka bir dille düşünme becerisi takdiri hak ediyor. Yalın ve samimi ifadeleri, şiirsel yazım tarzı dikkat çekici. Romanın en çarpıcı ve ayartıcı yönü elbette başlığı. Kısacık bölümlerden oluşan anlatıda her bir bölüm için seçilen alt başlıklar da şiirselliği artıran bir özelliği. Okudukça ilginç bulduğum bir başka yönü ise gündelik yaşamın detaylarında gizli şeyleri dikkatle ama yine gündelik akışın yüzeyselliğiyle, sayfalarca analiz etmeden, üzerinde durmadan akış halinde verip geçmesi. Savaş’ın üç romanıyla da okurlarca beğenilmiş, gerek Amerika gerekse Avrupa ülkelerinde saygın yayın çevrelerince takdir edilmiş ve “dünya edebiyat cumhuriyetinde” kendine yer bulmaya başlamış, sevilen bir yazar olduğunu da teslim edelim. Türkiye’de doğmuş olması onu Türk roman yazarları arasında saymamıza yetmez. Kendisinin de böyle bir hayali veya hedefi olduğunu düşünmüyorum.
Savaş’ın iki romanı daha var, Walking on the Ceiling (2019) ve White on White (2022). Hikâyelerine bakacak olursak, Antropologlar’ın bağlamı aslında ilk iki romandan daha farklı değil. Yine yabancı ülkeye yerleşme ve uyum sağlama konusunu merkezine alıyor. Hikâye bir yıllık bir süreci kapsıyor ve Savaş’ın “Future Selves” (“Gelecek Benlikler”) başlıklı, ev almak isteyen bir çifte odaklanan kısa öyküsü romanın temelini oluşturmuş.[2] Romanı yarı-otobiyografik tarzda bir anlatı, bir aşk romanı, gençlikten yetişkinliğe ilk adım hikâyesi, mutlu sonla biten ve insanı dinlendiren, okur dostu bir eser olarak düşünebiliriz.
Antropologlar için The Guardian ve The New York Times gibi gazetelerde yer alan tanıtım yazılarında “gündelik nezaket”[3] vurgusu yapılmış. Roman, nereli olduklarını bilmediğimiz, uyrukları ayrı ve ortak dilleri İngilizce olan Asya ve Manu isimli “expat” bir karı-kocanın yeni bir yaşam kurmaya çalıştıkları, anadilin İngilizce olmadığı bir Avrupa ülkesinde (büyük ihtimalle Fransa) duydukları endişe ve özlemlerine odaklanıyor. “Expat” kelimesini bilerek “gurbetçi” olarak çevirmedim, zira bu çiftte gurbette olma duygusu bildik çağrışımlarından uzak. Anlatı çiftin o dönemlerini, Asya’nın geriye dönük perspektifinden gündelik yaşamın rutinine okuru hiç sıkmayan bir biçimde ayna tutarak, episodik biçimde ilerleyen, belirli bir olay örgüsü olmayan bir anlatı.
Asya ve Manu üniversite yıllarından beri birlikte. Asya antropoloji okumuş ve belgeselci olmak istiyor. Sunduğu belgesel projesiyle hatırı sayılır bir burs almayı başarmış ve bu parayı iyi değerlendirmeye çalışıyor. Tek amacı yaşadıkları semtte bulunan bir parkı, bu parka her gün gelenleri filme almak ve bu filmden bir belgesel üretmek. Manu ise kâr amacı gütmeyen bir kurumda çalışıyor. Asya ile Manu öğrencilikten yetişkinliğe yeni adım attıkları, kimseye bağımlı olmadan yaşamaya ve yeni sorumluluklar almaya hazır hissettikleri bir dönemdeler. Romanı bir açıdan, Asya’nın Manu’yla ülkelerinden uzakta kurmaya çalıştıkları yaşamın ilk yılını konu eden bir belgesel gibi izliyor veya günlüğü gibi okuyoruz. Diğer bir açıdan, bu kısacık bölümler, tekrar eden alt başlıklar da içerdiği için, bir araştırmacı olarak Asya’nın modern şehir yaşamı üzerine tuttuğu etnografik saha notları veya anımsatıcılar gibi.
Romanda Asya ve Manu’nun uyruklarını ve şimdi yaşadıkları yeri belirtmeyerek durumlara, karakterlerin gündelik yaşamlarına, duygularına odaklanmamızı, onları anlamamızı istemiş yazar. Bu tercihle romanı tipik bir göçmen romanı olmaktan çıkarıp kültür çatışması, kimlik siyaseti üzerinden veya post-kolonyal bakış açılarından yorumlara kapalı tutmayı tercih etmiş. Uzam ve kimlik kavramlarını daha evrensel veya soyut bir alana çekmiş ama elbette Avrupalı/Batılı olmayan iki kişinin Avrupa’da/Batıda yaşam kurma çabaları ve anlatıcının adının “Asya” oluşu soyutlamaya pek izin vermeyen birer bilgi olarak yerli yerinde kalmış. Gerçi roman bu bilgiden bir ikili karşıtlık kurmaya da olanak vermemiş, zira Avrupalı ve Batılı olmayan Asya ve Manu, köklerine pek bağlı olmayan, ulusal kimliklerini geride bırakmaya çalışan, yüzlerini geleceğe dönen ve bu sebeple geleneksel anlamda “gurbetçi” olmayan bir çift olarak kurgulanmış.
Asya ve Manu’nun en büyük hayali yeni yerleştikleri ülkede bir ev satın almak ve o ülkenin bir parçası, yerlisi olmak. Orada mevsimden mevsime savrulan birer yaprak değil, yerleşik olmayı, kök salmayı hedefliyorlar. Dostluklar kurmak, mesleklerinde başarılı olmak, dahası ve sanırım en önemlisi, o ülkenin insanlarının gözünde “yabancı olmamak” istiyorlar. Asimile olmakla bir sorunu olmayan, dahası, bunun gerekli olduğunu düşünen bir çift bunlar. Evde yöresel yemeklerini dahi pişirmiyor, o tatları özlemiyorlar. Dünyayla ilişkileri hep hesaplı. Hikâyeleri de, kendileri de son derece sıradan, yaşamdaki amaçları yüzeysel, oportünist, belki biraz da faydacı. Her ikisinin de kendi ülkeleriyle manevi ve kültürel bağları ara sıra aileleriyle FaceTime’la yaptıkları görüntülü telefon sohbetlerinden ibaret. Ne Asya ne de Manu sıla özlemi çekiyor. Yaşadıkları şehirde Asya anadilini konuşan insanların yanından geçtiğinde onları duymazdan gelmeyi, onlara sahip çıkmamayı tercih ediyor. Hatta anadilini duymak içinde bir sıcaklık uyandırmıyor. (s. 65) Ülkelerine tamamen yabancılaşmışlar, yeni yaşam kurmaya çalıştıkları ülkede ise tüm yaşamları performanstan (“-mış” gibi davranmaktan) ibaret; roman ne bunun nedenlerine odaklanıyor ne de bunu sorun olarak gösteriyor. Asya ve Manu’nun görgüsüz veya toy bir çift olduğu düşüncesi roman boyunca bizi takip ediyor.
Manu’nun anne-babası onlara kalmaya geldiğinde sabah kahvaltısı sofrasına şamdan koyup mum yakmakla ve sofraya kumaş peçeteler koymakla sınıf atladıklarını zannediyorlar. (s. 58) Burjuva Avrupalı özentisi ekseninde bir yaşam sürdüklerini, satın almak hayaliyle gittikleri evleri gezerken Asya’nın evden ziyade ev eşyalarını ve ev sahiplerinin yaşam tarzını incelemesinden anlıyoruz. Onu okurun gözünde sempatik kılacak tek şey, belki de tüm bunların farkında olması. Yalnız bu “samimi duyguları” ve hedefleri okurken yarattığı duygu pek sempati olmuyor. Bu sebeple onun yaptığı gözlemleri bir antropolog gözüyle yapılıyor gibi değil de, sonradan görme birinin idealize ettiği yaşamları öğrenmek için yaptığı incelemeler/süzüp durmalar olarak okumak daha doğru olur kanısındayım. Manu bile Asya’nın zoruyla gittikleri “expat” partilerinde kendileri de dahil herkesin birer “sahtekâr” (impostor) olduğunu hissediyor. (s. 56) Asya’nın kişilerle iyi geçinmesi onlara bayılmasından dolayı değil, kabul görme ihtiyacından kaynaklı. Manu dışında kimseyle gerçekten samimi değil. Roman ise onların bu süreçteki yaşamlarına yakın plandan bakmamızı, onları anlayışla ve sevecenlikle izlememizi talep ediyor. Bir eleştiri yapmamızı değil.
Romanın adı hayli ayartıcı ve romandan beklentileri bir biçimde şekillendiriyor ama okudukça bu adın romana birkaç beden büyük olduğunu görüyoruz. İçerik başlığın vaadini yerine getirmiyor. Daha çok kafeinsiz kahve veya alkolsüz bira tadı bırakıyor. Zaten Ayşegül Savaş başlığın kendisinin değil, editörünün “çok zekice” seçimi olduğunu bir röportajında[4] kıvançla dile getiriyor. Romanın isminin tekil değil de çoğul ifadeyle “Antropologlar” olmasının sebebi pek açık değil, zira romandaki tek “antropolog” adayı Asya. Çoğul haliyle okurları birer antropoloğa dönüştürmeyi hedeflemiş olabilir yazar. Belki isim tekil olsaydı, roman tek kişiye, Asya’ya odaklanacaktı ve Asya bu isimden bekleneni karşılayamayacaktı. Asya’nın gözünde çekmekte olduğu “park belgeseli” onu üne/başarıya kavuşturacak bir ürün; romanda da söylendiği gibi, “Belgeselini bir ürün haline dönüştürmeyi istiyor”. (s. 8) Asya kafasındaki sorulara cevap arayan, farklı yaşam biçimlerini anlamaya veya sorun ettiği durumları ve olayları bilimsel gözlemle yorumlamaya çalışan bir antropolog değil, olsa olsa kıymeti kendinden menkul bir belgeselci adayı. Dostlarıyla ilişkisi bile herhangi bir antropolojik gözlem içermeyecek kadar yüzeysel kalıyor; onların dertlerine, seçimlerine, değişimlerine, sahip oldukları kültürel kodlara çok kafa yormuyor.
Yine de “Antropologlar” adı tüm bu zıt duyguları anlamlandırmaya çalışırken, bizi insan yapan şeyleri inceleyen bilimin amacı üzerine düşünmeye sevk ediyor. Nasıl yaşarız, hangi kalıplar tekrar eder, nasıl değiştik… Modern ve gündelik dünyayı nasıl anlayabiliriz ve içinde yolumuzu nasıl buluruz? Romanın adını görünce haliyle bunları düşündüm. Gündelik yaşamı yansıtmasına vurgu yapan tanıtım yazılarına baktığımda aklıma kimler kimler gelmedi! Certeau’nun Gündelik Yaşamın Pratiği; Bourdieu’nün Ayrım’ı; Lefebvre’in Gündelik Hayatın Eleştirisi, falan filan… Bu isimleri Savaş’ın benden daha iyi bildiğinden, onlara çok daha hâkim olduğundan şüphem yok. Ancak romana bahsi geçen kuramcılardan birinin penceresinden bir yorumla yaklaşmak, –en basit ifadeyle– fındığı balyozla kırmaya kalkmak veya iskambilden bir eve buldozerle yaklaşmak gibi bir şey olacaktı.
Antropologlar muhtemelen bunu amaçlamadığından, okuma süreci ne kadar keyif verici olsa da, içerik, tutum ve amaç bakımından insanın geri dönmek ve bir daha okumak isteği duyacağı, etkisi kalıcı olan bir roman değil. Amacı eleştirel mizahtan, politik/ideolojik tutumdan veya yergiden uzak. Bunun yerine, son derece sempatik ve sevecen bir dille Asya’nın yaşamını, gözlem yeteneğini ve tatlişko hayallerini okuyoruz. Asya empati becerisi olan bir kadın ama bu beceriyi kullanarak edindiği bilgileri kullanma sebebi etik değil, faydacı! Esas vahimi, romanın bu tutumun bir eleştiri sebebi olması gerektiğinin farkında olmadan yazıldığına dair uyandırdığı hisler.
Sempati duymamız, anlayışla yaklaşmamız, hatta empati kurmamız beklenen çiftin yaşlı bir demans hastası olan komşularına gösterdikleri ilgi bile okuru gerçekten diğerkâm olduklarına ikna etmeye yetmiyor. Şehir yaşamına, çevrelerine ve kendi refahlarına atfettikleri önemin aksine, dünyaya, dünyada olup bitenlere, geride bıraktıklarına bakışları öyle ilgisiz ki, bencillikleri, basitlikleri ve umursamazlıkları bizi hayrete düşürüyor. Roman, kahramanların insancıl yanlarını bir endişe unsuru olarak sunsaydı, bu yabancılaşmanın incelenmesi gereken bir dert olduğunu ciddiye alıp üzerine düşünebilirdik. Ancak öyle görünüyor ki romanın amacı bu da değil.
Bu bizi şu sonuca getiriyor: Acaba Asya’nın belgesel çekme amacıyla Savaş’ın bu romanı yazma amacı aynı mı? Asya çalışma masasındaki sandalyede asılı duran –sadece o ülkenin “yerlisi” olduğu için kıymet verdiği arkadaşı Lena beğendiği için satın aldığı– ve belgeselin galasında giymeyi hayal ettiği “yeşil kadife ceketi” giyip ürünün piyasada kabul gördüğüne şahit olmak istiyor. Romanın sonunda Asya’nın belgeseli bir ürün haline getirip getirmeyeceği belli değil ama romanın kendisinin bunu başardığını, anlatıyı bir ürüne çevirebildiğini ve o yeşil kadife ceketi Savaş’ın giydiğini söyleyebilir miyiz?
Roman günümüz dünyasıyla ve modern yaşamla ilgili bir eleştiri yapsaydı, bizi Asya ve Manu’nun şahsında birer antropolog rolüne büründürseydi çok daha güçlü bir söylemi olabilirdi. Bunun yerine, biz küresel çapta sıradan iki kişinin aslında çok da saygı duyulmayacak mutluluk tanımlarını, bencil, sonradan görme, bastırılmış hırs ve arzularını çok cici ve sempatik bir anlatımla okumuş olduk. Romanın başarı ve mutluluk ölçütü de çiftin ürün satma/ürün alma kabiliyetiyle ve evliliklerinde her şeyin yolunda olmasıyla sınırlıydı. Bu bir ironi olarak bile sunulmamış.
Obama
Savaş’ın sesindeki “bir yer”li değil, “her yerli” olmaya vurgu yapan, belirli bir ulusa değil, birkozmopolitanizm rüyası olan “dünya vatandaşlığına” seslenen tonunu biz çoktandır işitiyoruz. Dünya küresel ölçekte çok ciddi çevresel, politik ve ekonomik sorunlarla boğuşurken, bir yandan da yerele olan vurgunun arttığı, küreselleşmenin siyasal açıdan kendi içine çöktüğü, her ülkenin kendi dertleriyle daha uğraşır olduğu, türlü biyopolitik ve jeopolitik sorunla boğuşulan, kimlik konusunun uluslar açısından yeniden önem kazanmaya başladığı, ideolojik tutumların sertleştiği ve kutuplaşmaların arttığı bir dönem aslında bu. Zaman, etik tutum sahibi olma, yanlış giden şeylere yön verme, anlayış ve duyarlılık gibi temelde ahlaki kaygıların daha öne çıktığı bir zaman. Günümüz romanı postmodern romandan bu ciddi tutumu itibariyle ayrılmakta. Hal böyleyken, Savaş’ın bu “nötr” sesi (tutumsuzluğu) tercih etmesinin “çok akıllıca ve öngörülü” mü, yoksa “çok talihsiz ve öngörüsüz” mü olduğunu elbette yine zaman söyleyecek. Edebiyat bir ürün haline geldiğinde hangi tür okurları çeker, bunu biliyoruz en azından.
Barack Obama’nın romanı neden çok sevdiğini bir daha düşününce akla neler gelmiyor neler… Kuşkusuz, bir siyasetçi açısından en sevilen göçmen tipi Asya ve Manu gibi asimile olmaya can atan, kendilerini dünyayı geren her konudan ve sorundan soyutlamış kişilerdir. Sonuçta siyasetçilerin de tatile ihtiyacı var.
NOTLAR:
[1] Merve Kara-Kaşka, “Obama önerdi, eleştirmenler 'büyüleyici' dedi: Ayşegül Savaş son romanını ve edebiyatını anlattı”, BBC Türkçe
[2] Ayşegül Savaş, The Anthropologists, “Acknowledgements”, Scribner, London and New York, 2024, 180 sayfa.
[3] Sana Goyal, “The Anthropologists by Ayşegül Savaş review – everyday grace”, The Guardian
[4] “Ayşegül Savaş on The Anthropologists with Adam Dalva”, The Center for Fiction